Ellinci yaşların kapısını çaldığımda, hayatın bana insan ruhunun derinliklerini okumayı öğrettiğini sanmıştım. Oysa 54 yaşımda, büyük bir yanılgının eşiğinde durduğumu henüz bilmiyordum.
Kızımın ve damadımın evinde, nezaketle örülmüş bir çatının altındaydım. Bana hissettirmeseler de, gençlerin dünyasında sessiz bir gölge, lüzumsuz bir kalabalık olduğum düşüncesi zihnimi kemiriyordu. Kimse bana “git” demedi ama ben, yük olduğum zehrini kendi kalbime çoktan akıtmıştım. Onlara ait olan o alanı özgür bırakmak, kendi köşeme çekilmek istedim.
Tam o günlerde bir iş arkadaşım, ağabeyi Metin Bey ile tanıştırdı beni. Başta bu yaştan sonra yeni bir hikâyeye başlamanın mahcubiyetini hissetsem de, Metin’in o vaatsiz ve sakin duruşu beni cezbetti. Şatafatsız bir huzur, iddiasız bir beraberlik vadediyordu. Birlikte içilen kahveler, akşamüzeri yürüyüşleri ve televizyon karşısındaki o sıradan sessizlik; işte “olgunluk dönemi” dediğim şeyin tam da bu olması gerektiğine inandırdım kendimi.
İlişkimiz birkaç ayın içinde rayına oturduğunda, beraber yaşama teklifi geldi. Kızımın hayatından sessizce çekilmek ve kendime yeni bir liman bulmak için bu teklifi bir fırsat olarak gördüm. Valizimi toplarken yüzümde sahte bir tebessüm, kalbimde ise nedenini bilmediğim karanlık bir huzursuzluk vardı. Yanıldığımı, o huzurlu limanın aslında bir fırtınanın başlangıcı olduğunu anlamam ise çok uzun sürmeyecekti.
devamı sonraki sayfada…
