Eşimin cenazesi sonrası, hala günün sıcaklığını ve zambakların hafif kokusunu taşıyan siyah elbisemle eve döndüm. Kaybın yarattığı o boşluk ve derin sessizlik içinde, yasın ağır yükünü üzerine hissetmeye başlamışken dış kapıyı itip içeri girdim.
Ancak, salonuma adım attığımda, sekiz akrabamızın Kerem’in eşyalarını valizlere doldururken kayınvalidemin bu kaotik sahneyi yönettiğini gördüm.
Bir an için gerçekten yanlış eve girdiğimi düşündüm. Dolap kapakları tamamen açıktı. Askılar, tahtaya sürtünerek ses çıkarıyordu.
Kerem’in akşamları kitap okuduğu koltukta bir valiz duruyordu. İki kuzeni, koridorda kutuları üst üste dizerek taşımaya çalışıyordu.
Yemek masasının üzerindeki, anahtarlarımızı koyduğumuz kasenin yanında, kayınvalidemin keskin ve eğik yazısıyla yazılmış bir liste vardı: kıyafetler, elektronik eşya, belgeler. Ve tam girişte, kimse tarafından dokunulmamış ama tamamen saygısızca bırakılmış bir köşe vardı; Kerem’in hatıra köşesi, cenaze çiçeklerinin yanında duruyordu. Bu manzara içimde rahatsız edici bir şey uyandırdı. Ağlamadım; ama bazı insanların yas tutmaktan, kaybı hırsla ya da çabucak talan etmeye dönüştürebileceği gerçeği beni derinden sarstı.
Müzeyyen, kapının sesini duyduğunda dönüp baktı. Ne nefesi kesildi, ne de utanmış görünüyordu. Sadece, odada tek yetişkinin kendisi olduğuna inandığında, her zamanki gibi çenesini yukarı kaldırıp konuştu. “Döndün mü?” dedi. Eşik üzerinde duruyordum; topuklu ayakkabılarım bir elimde sallanıyor, yemek yemediğim için başım dönüyordu, vücudum ise o kadar tükenmişti ki gerçekliği hissetmeyecek kadar yabancıydım… “Evimde ne yapıyorsunuz?” diye sordum.
devamı sonraki sayfada…
