Kocam, alnıma nazikçe bir öpücük kondurup, “Fransa’ya gidiyorum. Kısa bir iş gezisi,” dedi. Birkaç saat sonra, hastaneden çıktım ve kalbim adeta duracak gibi oldu. Odaya girdiğimde, kucağında yeni doğmuş bir bebek tutan ve daha önce hiç görmediğim bir kadına bir şeyler fısıldayan Kerem’i gördüm. Sevgilisi… Çığlık atmadım, ağlamadım, sadece telefonumu çıkarıp, sahip olduğumuz her şeyi hesabımdan transfer ettim. İki hayatı olduğuna inanıyordu, ta ki ben birini silene kadar.
Kerem’in alnımı öptüğü sabah, mutfakta, lacivert cerrahi elbiselerimle durmuş, soğumuş kahvemi içmeye çalışıyordum. On iki yıldır birlikte olduğumuz bu evliliğimizde, o rahat gülümsemesiyle bana gülümsedi ve “Fransa. Kısa bir iş gezisi,” dedi. Sonra valizini alıp, “İndiğimde mesaj atacağım,” dedi ve hiçbir şey saklamayan bir adam gibi kapıdan çıktı.
Ona inanmıştım, çünkü hayatımın her anını ona inanarak kurmuştum.
İstanbul’daki Zeynep Kamil Hastanesi’nde travma cerrahıydım. Günlerim, alarmlar, düşen tansiyonlar, hızla alınan kararlar ve plastik sandalyelerde mucize bekleyen ailelerle geçiyordu. Kerem ise tıbbi lojistik alanında çalışıyordu; bu iş ona konferanslar, tedarikçiler ve gecelik iş seyahatleriyle dolu bir dil kazandırmıştı. Biz, arkadaşlarımızın hayran olduğu o çiftlerden biriydik: henüz çocuğumuz yoktu ama tadilat görmüş bir evimiz, birikimlerimiz, emeklilik hesaplarımız ve Sapanca’da taksitlerini düzenli ödediğimiz bir bağ evimiz vardı. Rutinlerimiz vardı. Pazar günü market alışverişleri. Yıldönümlerinde gittiğimiz et lokantası. Buzdolabındaki notlar. Ortak takvim. Ortak vergiler. Her şeyimiz ortak.
Bir öğleden sonra, otobanda meydana gelen bir kazada ağır yaralanan bir gencin altı saat süren acil ameliyatını bitiriyordum. Sırtım ağrıyordu, ellerim kramplarla kasılıyordu. Ameliyathaneden çıktıktan sonra eldivenlerimi ve maskemi çıkarıp, bir otomat bulmak için hastanenin doğum koridoruna yöneldim. Bebek odasının pencerelerinin önünden geçerken, kendi nabzımdan daha iyi bildiğim bir kahkaha duydum.
devamı sonraki sayfada…
