Kırk bir yaşındaki hayatımın en büyük dönümü, on iki yıl önce buz gibi bir sabah vaktinde başladı. Temizlik işçisi olarak yollara düştüğüm o gün, kaldırımda kaderine terk edilmiş bir bebek arabasıyla karşılaştım. İçinde, battaniyelere sarılı halde soğuktan titreyen altı aylık ikiz kız bebekler vardı. O an yetkililere haber versem de akşam eve gittiğimde eşim Kemal ile birlikte vicdanımızın sesini dinledik ve kimsenin istemeyeceği korkusuyla onlara yuvamızı açmaya karar verdik.
Birkaç hafta sonra her iki kızımızın da işitme engelli olduğunu öğrendiğimizde, çevremizdekilerin “Yapamazsınız” diyen uyarılarına kulak asmadık. Onlara yetebilmek için işaret dilini öğrendim, evimizi onların sessiz dünyasına göre yeniden tasarladım ve maddi zorluklara rağmen gece gündüz demeden çalıştım. Elif ve Zeynep ismini verdiğimiz o minik melekler, evimizin neşesi haline geldiler. Aradan on iki yıl geçip kızlarım zeki ve hayal gücü yüksek birer çocuğa dönüştüğünde, bir sabah gelen telefonla tüm dünyam sarsıldı. Ulusal Bilim ve Teknoloji Vakfı’ndan arıyorlardı ve duyduklarım karşısında şoktan nefesim kesildi: “Bunu gerçekten benim kızlarım mı başardı?”
Kızlarımın okulda zeki olduklarını biliyordum ama bizi vakfın o devasa binasına çağıran sebep bambaşkaydı. Ameliyatlar sonrası yürüme güçlüğü çeken eşimi yanıma alıp heyecanla tören salonuna gittiğimizde, karşımızda kameraları, yetkilileri ve alkış tufanını bulduk. Sahnenin ortasında, boyunlarında madalyalarla duran Elif ve Zeynep, tüm ülkenin dikkatini çeken dahi çocuklardı. Projelerinin asıl kahramanları olarak biz takdim edildiğimizde, yaşadığımız tüm o yoksulluk ve yorgunluk bir anda silinip gitti. Onlara hayatımızı adadığımız o zorlu yılların mükafatı; kızlarımızın boynumuza sarılarak döktüğü o tarifsiz mutluluk gözyaşları olmuştu.
devamı sonraki sayfada…
